Devrim ve Demokrasi Bir Arada Olur Mu?
Türk modernleşme sürecini anlamak için, sadece siyasi gelişmelere değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel dönüşümlere de bakmak gerekir.
Devrim ve Demokrasi Bir Arada Olur Mu?
Türk modernleşme sürecini anlamak için, sadece siyasi gelişmelere değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel dönüşümlere de bakmak gerekir. 20. yüzyılın başında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, sadece bir rejim değişikliği değil, halkın yaşam biçiminde, değerler sisteminde ve siyasi katılım anlayışında radikal bir dönüşümü beraberinde getirmiştir.
Bu bağlamda, Cumhuriyet Devrimleri, kısa süre içinde halkın alışkanlıklarını ve devletle ilişkisini yeniden şekillendirmeyi hedeflemiş, dolayısıyla devrim ve demokrasi arasında kaçınılmaz bir gerilim ortaya çıkmıştır.
Türk Milletinin siyasal gelişmesine engel olan Saltanatın, 1922’de kaldırılmasıyla başlayan Cumhuriyet Devrimleri modernleşmeye geçişin ilk adımları olarak görülmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlının yıkılmasından sonra halkın benimseyebileceği yeni bir rejim getirmeyi amaçlamıştır. Bu yeni rejimin adı Cumhuriyettir. Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte yapılmaya başlanan devrimlere yeni bir boyut kazandırılmıştır.
Cumhuriyet rejimi, yalnızca bir yönetim şekli değil; aynı zamanda milletin kendi kaderini tayin etme hakkını ortaya koyan ve modernleşme sürecini hızlandıran bir adım olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, başlangıç olarak halkın devrimlere karşı çıkmasını önlemek için başta yakın silah arkadaşları olmak üzere medreseleri, üniversiteleri ve meclisi yanına alarak halkın yapılmış ve yapılacak olan devrimlere ılımlı yaklaşmalarını sağlamaya çalışmıştır.
1920-1923 yılları arası “hakimiyet milletindir” anlayışı buna örnektir. Bu anlayış, bir yandan halkı yeni rejime hazırlarken, diğer yandan da eski düzenin etkisini azaltmayı hedeflemiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde halkı kazanmak için sabırlı bir ikna süreci yürütmüş, fakat aynı zamanda gerektiğinde kararlı ve radikal adımlar atmaktan da çekinmemiştir. Bu durum da Atatürk’üm duruma göre uygun politikalar geliştirip hemen uygulamaya koyabilen bir lider olduğunun bir kanıtıdır.
Saltanatın ve ardından Halifeliğin de kaldırılmasıyla birlikte halkın görüşlerinde ciddi değişiklikler olmuş ve halk yapılan devrimlere karşı çıkmaya başlamıştır. Halkın bu tutumuna karşılık 1923–1927 yılları arası yapılacak olan devrimler için ise “Halk için, halka rağmen” ifadeleri kullanılmıştır.
Bu yaklaşım, devrimlerin halkın iradesine aykırı yapılmadığını, aksine onların gelecekteki refahı için öngörüldüğünü gösterir. Ancak kısa sürede yapılan köklü değişiklikler, halkta kafa karışıklığına ve dirençlere yol açmıştır. Mustafa Kemal Atatürk tam bir demokrasi insanıdır. Atatürk’ün demokrasi anlayışı, eşitlik ve birey odaklıdır. Eşitlik ise demokrasinin bireysel olmasının bir sonucudur.
Bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında demokrasinin genel ve eşit oy anlamına geldiği söylenebilir. Bu dönem şartlar ve içinde bulunulan durum bunun gerçekleşmesini zorlaştırmıştır. Çünkü savaşlardan yeni çıkan, okuma yazma oranı düşük olan, geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı bir toplumda demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesi bu dönemlerde mümkün görünmemekteydi.
Halk da yeniliklere açık olmadığı için Mustafa Kemal Atatürk, devrimleri demokratik yolla yapmaktan kaçınmıştır. Bu dönem tek partili olan Cumhuriyet rejiminde demokrasinin de yer edinebilmesi için başka partilerin de yer alması gerekmekteydi. Yalnız farklı görüşleri de taşıyacak olan bu partilerin yapılan devrimlere karşı çıkma ihtimali de vardı. Bu sebeple demokrasiye geçiş süreci daha temkinli adımlarla ilerletilmiştir.
Çok partili hayatın denemelerine rağmen, özellikle Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası örneklerinde görüldüğü üzere, muhalif partilerin rejim karşıtı hareketlere zemin hazırlaması, sürecin başarısız olmasına yol açmıştır. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, “çok partili rejim, gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir. Bunu Cumhuriyetin esaslarından sayıyorum” demiştir ancak bu sistemi gerçekleştirememiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, her ne kadar demokrasi aşığı bir insan olsa da halkın daha modern olması ve gelişmiş ülkelerden geri kalmaması için bir süreliğine bu isteğini askıya almıştır. Buna rağmen önce 1924 ardından 1930 yıllarında çok partili siyasal sistem denenmiş ve Mustafa Kemal Atatürk de bunu desteklemiştir. Lakin dönemin şartları sebebiyle bu partiler çok fazla tutunamamış, kapanmak zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak, devrim ve demokrasi anlayışı tüm çabalara rağmen bir arada yaşatılamamıştır. Eğer yapılacak olan devrimlere demokrasi uygulansaydı ve halkın görüşü alınmaya çalışılsaydı birçoğu kabul edilmez ve Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma isteği gerçekleşemezdi. Devrimler, bir anlamda otoriter bir modernleşme süreci olarak yürütülmüş, demokrasinin gelişimi ise sonraki yıllara bırakılmıştır.
Halkın devrimleri benimseyememesinin en önemli sebebi ise içinde bulunduğu ve uzun yıllar benimsediği değerlerinin bir anda ortadan kalkması fikrine karşı çıkmalarında yatmaktadır. Batı’nın modernleşme ve devrimlerini uzun zamana yayması, halkına yenilikleri sindirerek empoze etmesine karşın Mustafa Kemal Atatürk’ün, milletini bu medeniyetlere denk duruma getirmek için çok kısa bir süresi olmuştur.
Bu nedenle Türkiye’de devrimler “tepeden inme” bir karakter taşımış, ancak zamanla toplum tarafından içselleştirilmiştir. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen yine de pes etmeyen Mustafa Kemal Atatürk, elinde olan bu kısa zamanda tüm dünyaya örnek olacak kadar iyi ve başarılı işler yaparak Türk Milletini içinde bulunduğu geri kalmışlık durumundan kurtararak modernleşmeyi sağlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu yaklaşımı, demokrasiyi tamamen reddetmek değil, onu zamana yaymak ve önce toplumu modernleşme yolunda dönüştürmek şeklinde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla devrim ve demokrasi, aynı dönemde tam anlamıyla bir araya gelememiş olsa da birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan süreçler olarak değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri gerçekleştirme yöntemi hem tarihsel hem teorik olarak değerlendirildiğinde, bir modernleşme stratejisidir. Hızlı ve kapsamlı reformlar, toplumu çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmayı amaçlamış, halkın rızası ile devlet vizyonu arasındaki dengeyi kısa süreliğine ertelemiştir.
Bugün geriye bakıldığında, bu dönem Türk modernleşme deneyiminin ne kadar zorlu ve yenilikçi bir süreç olduğunu gösterir; devrimler ve demokrasi arasındaki gerilim, Türk siyasal gelişiminin önemli bir parçası olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.